GüncelMakaleler

YORUM | Ataerkil Ailenin Çözülmesi

"Komünist üretim biçimi diğer kapitalist üst yapı şekillenmelerini yıktığı gibi, özel mülkiyetçi aile bağlarını da yıkacaktır. Eski toplumdan kalan bütün üst yapı şekillenmeleri, sosyalizmden komünizme geçiş süreci içinde tasfiye edilerek bir başka biçime, üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı üstyapı karakterine bürünecektir."

Aile ilişkisi, mülkiyetle ilişkili bir kavramdır. Anasoylu dönemindeki aile ilişkisiyle ataerkil dönemindeki aile ilişkileri nitelik olarak birbirinden farklıdır ve anasoylu dönemindeki aile ilişkilerini günümüz kapitalist modern “aile” kavramı içine yerleştirmek olanaksızdır.

Aile kavramı, kadının özgürlüğünü yitirdiği, erkek egemenliğinin baskın çıktığı özel mülkiyetli bir toplumsal süreçte ortaya çıkmıştır. İnsan tarihinin bundan önceki döneminde ailenin yeri yoktu. Topluma ilişkin olgularda olduğu gibi kadın erkek ilişkisi olsun ailenin karakteri olsun bulunduğu toplumsal yapıdan ayrı ele alınamaz. Onu şekillendiren üzerinde varolduğu toplumsal formasyondur.

İnsanın doğayla mücadelesinin gelişmesi, üretimin artması, üretime bağlı olarak kendini geliştirmesi ve bunların sonucu olarak özel mülkiyetin ortaya çıkması, insan tarihinde de yeni bir süreci başlatmıştır. Bu aynı zamanda, insan tarihinin doğanın tarihinden ayrıldığı sürecin başlangıcıdır denebilir.

Özel mülkiyet ilişkileri gelişmeye ve erkeğin kadın üzerindeki egemenliği artmaya başladığı bir süreçte, günümüzün aile ilişkilerinin de tarihi o süreçten itibaren başlayarak, giderek karı-koca ilişkisine dönüşmüştür.([1]) Ailenin gelişimi, özel mülkiyet ilişkilerinin ve bunun üzerinde yükselen üstyapı (devlet vb.) ilişkilerinden bağımsız değildir. Günümüzdeki aile ilişkisinin şekillenmesi de mülkiyet ilişkilerinin ve daha doğru bir tanımlamayla; toplumsal biçimlere damgasını vuran üretim ilişkilerinden ayrı ele alınamaz. Her üretim biçiminin durumuna uygun olarak ailenin gelişimi ve değişimi de üretim biçimine uygun olarak gelişmiş ve değişim göstermiştir.

İnsanlığın, aile ilişkisini keşfetmeden önceki süreçten aile ilişkisinin -karı-koca evliliği- keşfettiği döneme kadar geçen süredeki toplumsal ilişkileriyle, sonraki süreçteki toplumsal ilişkileri arasında nitelik bir fark vardır. Emek üretkenliğinin artması, toplumsal işbölümünün gelişmesi ve bunlara bağlı olarak sınıfsal ayrımın gelişmesi ve derinleşmesi, erkek-kadın arasındaki ilişkilerin karı-koca ilişkisi biçimini alması, kadın üzerindeki baskıların yoğunlaşmasını da beraberinde getirmiştir.

Her şeyde olduğu gibi, insanın bireysel ve toplumsal gelişimi de basitten karmaşığa doğru, yaşamlarını üretme sürecinden geliştirdikleri üretim araçlarının gelişimlerine bağlı olarak gelişebilirdi. Gelişme de böyle bir seyir izledi ve izlemektedir. Toplumların oluşum ve gelişim diyalektiği tarihsel materyalizmi doğrulamıştır. Çünkü tarihsel materyalizm, varsayımlardan değil, toplumsal olgulardan hareket etmiştir. Metafizik yorumlar ve dünya görüşü ise, toplumsal diyalektiğin reddi olarak ortaya çıkmıştır.

Toplumların, en ilkel süreçten başlayarak adım adım en ileri sürece doğru ilerlemesi, tarihsel bir gerçekliktir. Tarih, daha baştan niteliksel bir ilerleme yerine en basitten en karmaşığa doğru bir gelişim gösterir. Her şeyde olduğu gibi toplum tarihi de niceliksel gelişmeden niteliksel değişim diyalektiğine sahiptir. Bu belirgin olgu hem doğa hem de toplumlar tarihi için geçerlidir. Her toplumda üretici güçlerinin gelişmişlik düzeyi, o toplumun aynı zamanda kültürel gelişmişlik düzeyinin göstergesidir. Üretici güçlerin var olan toplumsal biçimlenişten daha ileriye gitmesi, kaçınılmaz olarak yeni bir toplumsal sürecin doğmasının başlangıcını da oluşturur.

Köleci toplumda, aile üzerinde söz hakkı köle sahibinindi. Köle aileleri olmasına karşın, köle sahibi aynı zamanda o ailelerinde tek sahibiydi. İstediği gibi kullanma ve onlar üzerinde her türlü hak tasarrufu ona aitti. Feodal toplumda ise, aileler biraz daha daraldı. Toprağın hem az olması ve aynı zamanda toprağın işlenmesi için işgücüne gereksinimin olması, aile bağlarını sıklaştırdı ve toprağın bölünmesinin de önüne geçilmeye çalışıldı. Anne-baba yaşadığı sürece erkek kardeşler (evlenmiş olsalar da) aile içinde tutuldu. Anne-babanın ölümüyle birlikte aile bölünmeye ve yeni aileler oluşmaya başlıyordu. Böylece topraklar yalnızca erkek kardeşler arasında bölünüyor, kızların ise miras hakkı olmuyordu. Bu yasa günümüzde hala birçok ülkede geçerliliğini korumaktadır.

İlkel komünal toplumdan kapitalist topluma ailenin gelişimi, kalabalık gruplardan giderek azalan karı-koca ve günümüz kapitalist toplumunda ise tek kişilik yaşama dönüşmüştür. İlkel komünal toplumda aile yoktu, ancak, kadın etrafında toplanan bir klan vardı. Yani, ilkel komünal toplumda, klan içindeki bireylerin özgür yaşamı vardı. Komünist toplumda bu, özgür bireylerin daha ileri kolektif yaşamı biçimine dönüşecektir.

 

Kapitalizm aileyi çözerken burjuvazi kutsuyor!

Aileyi birarada tutan küçük mülkiyet ilişkilerinin kapitalizm tarafından ele geçirilmesiyle ailenin mülksüzleştirilmesi, feodal aile ilişkilerini parçaladı. Küçük mülkiyet sahiplerini mülküzleştirerek hepsini sermayenin emrine verdi. Yani özgür işgücü haline getirdi.

Aileyi, çocuğundan kadınına kadar fabrikaya bağladı ve de sanayinin birer yedek ordusu haline getirdi. Bildiğimiz feodal kapalı ataerkil aile kalmadı. Kalamazdı da. Çünkü sermayenin birikimi ve büyümesi için işgücünün mülkiyet bağlarından koparılarak özgürleştirilmesi gerekiyordu. Kapitalizm işgücünü özgürleştirerek metalaştırdı.

Ancak burjuvazi, “aileyi koruma” adına kadını eve ve kocasına bağımlı kılan yasalar çıkarmasına karşın, kapitalist üretim ilişkileri karşısında, söz konusu bu “koruma” kanunları, birer birer parçalandı. Alt yapı kendine uygun hukuk sistemini de yaratıyor ya da alt yapıdaki değişimlere karşın, hala eski hukuk sisteminin korunmaya çalışılması, çelişkiyi ortadan kaldırmaya yetmiyor, pratik kendi bildiğini okumaya devam ediyor.

  1. yüzyılda kadın hakları ve “aile” sorunu bir yüz yıl öncesi gibi olmasa da burjuvazi hala “aileyi” korumaktan ve onu yaşatmaktan söz ediyor. Ailenin yaşamasını ideolojik olarak istiyor. Ailenin varlığı, burjuvazinin kapitalist sistemi sürdürmesinin ideolojik dayanakları olduğunu düşünüyor. Ancak, kapitalist üretim ilişkilerinin her şeyi metalaştırması, ailenin de metalaşmasını ve ucuz işgücü olarak pazara sürülmesini engelleyemedi, böylece, “çekirdek aile” parçalandı. Var olan aile ise can çekişmektedir. Kapitalist üretim ilişkileri, niteliği gereği çekirdek aileyi parçalarken, burjuvazi, kapitalist toplumsal sistemin sürdürebilmesi için çekirdek aileyi ayakta tutmaya çalışıyor. Bu çelişkinin kaynağı, emek-sermaye arsındaki çelişkinin kaynağıyla aynıdır. Yani, üretim ilişkileriyle üretim güçleri arasındaki çelişme, toplumsal bir örgütlenme biçimi olan aileyi de doğrudan etkilemektedir. Ailenin varlığı ve sürdürülmesi toplumsal gerici ilişkilerin ayakta tutulmasıyla doğrudan bağlantılıdır.

“Modern karı-koca ailesi –der Engels-, açık ya da gizli, kadının evsel köleliği üzerine kurulmuştur ve modern toplum, salt karı-koca ailelerinden –moleküller gibi- meydana gelen bir kütledir.”([2])

Engels’in yukarıya aldığımız belirlemesi, 20. yüzyıldan sonra giderek geçerliliğini yitirmiştir denebilir. Komünist Manifesto’da söylendiği gibi kapitalizm, bilinen feodal ataerkil aileyi parçalamıştır. 20. yüzyıl ortalarından itibaren bu parçalanmışlık daha net görünür olmuştur. Bu gelişme, kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Ailenin parçalanmışlığı ivmesi her geçen gün giderek artmaktadır. Burjuvazi, ailenin parçalanmasını önlemek için ev içi işlerinin sosyalleştirilmesini yavaştan almaya çalışsa da kapitalist meta üretim sürecinin gelişmesini iradi müdahalenin belirleme şansı yoktur.

Kapitalist modern toplumun moleküllerinin dağılması, önce aile bağlarının gevşetilmesiyle olmuştur. Karı-koca evliliği, yerini kadın ve erkeğin toplum içinde ayrı yaşadığı bireysel yaşama bırakmaktadır. Kadın-erkek arasındaki aile ilişkisi yerini, kadının ve erkeğin “özgürleşmesi”ni sağlayan kendi soyunu üretmeden kaynaklı cinsel ilişkiye ve kültürel boyutun gelişmesine koşut olarak cinsel aşk ilişkisine dönüşüyor. Böylece kadın ve erkek, olması gereken kendi doğallığına dönüyor. Ancak, bu dönüşüm, özel mülkiyet üretim ilişkilerinin alt ve üst yapıda bütünüyle ortadan kalkmasıyla gerçek yerini bularak kendi sürecini tamamlayacaktır.

 “Modern kapitalizmin yüksek biçimler –der Lenin-, yeni bir aile biçimini, kadının durumu ve yeni kuşakların eğitimi konusunda yeni koşullar hazırlar: kadınların ve çocukların çalıştırılması, ataerkil ailenin kapitalizm zoruyla çözülmesi modern toplumda ister istemez en korkunç, en yıkıcı, en tiksindirici biçimlere bürünür.”([3] )

Aile, feodal toplumda ekonomik bir birim iken, kapitalist toplumda bu özelliğini yitirmiştir. O, kapitalist üretim ilişkilerinin gözenekleri arasında sıkışıp kalmıştır. Ev ya da aile ekonomisi, kapitalist meta üretim ilişkilerinin bir parçası olmasına karşın, kapitalist meta üretiminin gelişimine koşut olarak bütünüyle parçalanmış ve önemsizleşmiştir. Küçük üreticiliğin ve köylü ekonomisinin dağılmasına bağlı olarak çekirdek aile ekonomisi de dağılmış, toplumun en küçük ekonomik birimi olma özelliğini yitirmiştir. Kapitalist çekirdek aile, bir taraftan erkek egemen anlayışın devam ettirilmesi, bir yandan kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı toplumsal çelişmeyi, “aile çatısı” içine sıkıştırmaya ve elimine etmeye hizmet etmektedir. Bu ölçüde de korunmaya çalışılmaktadır.

Bir başka söylemle; bütün yıpratıcı somut etkenlere karşın çekirdek ailenin varlığı, özel mülkiyetçi ilişkilerin korunmasına hizmet etmesindendir. Böylece aile, aynı zamanda, sınıflara bölünmüş toplumun içinde taşıdığı uzlaşmaz çelişmeleri ötelemenin bir aracı haline dönüşüyor. Burjuvazinin “aileyi koruma” siyasetinin altında yatan nedenlerin başında bu etmenler sayılabilir olmasına karşın, yedek sanayi ordusunun “aile” hapishanesi içinde pasifize edilmesinin amaçlanması en önde gelenidir. Toplumda erkek egemenlik anlayışı, kapitalist üretim ilişkilerinden yalıtık değildir. Kadının ekonomik bağımsızlığının elinden alınması ya da kısıtlanması, aile ilişkisiyle beraber erkek egemen anlayışın da toplumsal temellerini güçlendiriyor.

Ancak, burjuvazinin aileyi ayakta tutma retoriği “ailenin kutsallığını” korumaya yetmiyor, çünkü kapitalist üretim ilişkileri her geçen gün aileyi biraz daha işe yaramaz ve gereksiz bir yük olarak aile üyelerini zorlamaktadır. Burjuvazinin “aileyi koruma” siyaseti, kapitalist ekonomik ilişkilerin yıkıcı gerçekliği karşısında eriyip gidiyor.

Aile, mülkiyet ilişkilerinin keşfi ile ortaya çıktı ve tekrar küçük mülk sahiplerinin mülksüzleştirilmesi ile mülksüzleştirilenler üzerinde bir yük haline geldi. Büyük metropollerin daracık duvarları arasına sıkıştırılan aile, kapitalist sistemin kendisi gibi can çekişir duruma geldi.

Burjuvazi, ailenin “kutsal”lığını, aile fertlerini üretim ilişkileri içine çekip, sermayenin birer ücretli işçisi haline getirerek yıkmıştır. Ve bundan sonra aile, bilinen feodal kutsallığını bir daha ne gerisin geriye getirebilmiş ne de koruyabilmiştir. Aile, sermaye birikimine koşut olarak dağılmakla karşı karşıya kalmıştır. Ve buna rağmen aile, toplumsal bir birim olarak şu veya bu şekilde, ama dağılmakla karşı karşıya kalmış haliyle ayakta durmaya çalışıyorsa, sebebini, kapitalist üretim ilişkilerinin gözeneklerindeki çelişmeli ve eşitsiz karakterinde ve bunun üst yapıya yansımasında aramak gerekiyor.

Burjuvazinin “aile”yi koruma kanunları, kapitalist üretim ilişkileri karşısında varlık gösterememektedir. Bunun yerine, ideolojik araçlar olan “tanrı”yı ve onun yeryüzü “temsilcileri”ni devreye sokarak, mistik tanrı korkusuyla aile kurumunu ayakta tutmaya çalışmaktadır. Ancak, metafizik korkular, kapitalist maddi üretimin yıkıcılığı karşısında ailenin “kutsal”lığını ve “mahrem”iyetini korumaya yetmiyor. “Kutsallık” ve “mahremiyet” sermayenin kâr oranını yükseltme istemi karşısında, gerçek olgu olmaktan öte, artık dikiş tutmayan çürümüş bir bez parçası haline dönüşmüştür.

Bu bağlamda aile, kapitalist toplumsal düzeninin yeniden üretimi için bir toplumsal zorunluluk olmaktan çıkmıştır. Kapitalist toplumsal sistemin sürdürülmesi için burjuva devletin ve ona bağlı olan kurumların (ordu, polis, mahkemeler, hapishaneler, bürokrasi vb.) varlığı ve olmazsa olmazlığı şart iken, ailenin, kapitalist toplumsal sistemin sürdürülmesi için gerekliliği ve zorunluluğu kalmamıştır. Ailenin varlığı, burjuvazinin kapitalist sistemi sürdürmesi için kısmen gerekliyken, ancak kapitalist üretim ilişkilerin karakteri gereği bu zorunluluk ortadan kalkmıştır. Çünkü kapitalist üretim biçiminin sürdürülmesinin koşulu; karı-koca evliliğinin zorunluluğu üzerinden değil, ücretli işgücünün sömürüsünün olmazsa olmazlığına dayanır.

Aile, Marks ve Engels’in Alman İdelojisi’nde belirttikleri gibi, çözülmüş ama “varolan” haliyle aile, üretim biçiminin izin verdiği ölçüde yaşayabilmektedir.([4]) Nasıl ki, kapitalist üretim ilişkileri küçük mülk ilişkilerine kısmen varlık tanıyor ve olanları da giderek yok ediyorsa, aile ilişkilerine de bu bağlamda varlık tanımaktadır ama dejenere, bozulmuş olarak. Ama ortada bir gerçek aile kavramı yoktur. Burjuva toplumu “aile”nin varolmasını istiyor. Ancak, toplumu mülksüzleştiren burjuva üretim ilişkileri, aileyi de çırılçıplak bir şekilde sermayenin insafına bıraktığı için, aile kendini bu aç kurttan koruyamamış, dağılmakla yüz yüze gelmiştir.

Eskiden boşanmalar zorlaştırılırken ya da yasaklanırken, kapitalizmle birlikte bu oldukça gevşetilmiş ve kolaylaştırılmıştır. Kapitalizmin ileri derecede geliştiği ülkelerde bu durum, kadın lehine bir gelişme göstermiş ve göstermeye devam etmektedir. Boşanmalarda artış olduğu gibi, kadın ve erkeğin evlenmeden ayrı yaşamalarında da bir artış söz konusudur.

Kendi içine kapalı sosyal bir birim olarak aile, üretici güçlerin gelişmesiyle de bir çelişme içindedir. Özel mülkiyet birimi olarak aile, üretici güçlerin toplumsal karakteriyle çelişir. Çünkü üretici güçlerin toplumsal karakteri, onun özel (ve bireysel) değil, toplumsal oluşudur. Kapitalist üretim tarzı toplumsal olmasına karşın, üretim ilişkilerin karakteri bu toplumsallığı dıştalayan bir özelliğe sahiptir. Aile yapısı da kapitalist üretim ilişkilerine uygun bir şekil almıştır. Mülkiyetin toplumsallığını değil, kapitalist ilişkilerin özelliğini olumlar niteliktedir. Bu bağlamda, ailenin özel niteliğiyle üretici güçlerin toplumsal karakteri birbiriyle çelişmektedir.

Sermayenin yeniden üretim süreci için ücretli işgücüne (ve daha özgülde üretken emeğe) gereksinimi olması, özellikle de ev içi işlere mahkum olan kadının ise üretken emek süreci dışında kalmasının ortaya çıkardığı bir yük, aile bağlarını zayıflatan temel etkenlerin arasında yer alır. Çünkü sermayenin yeniden üretim süreciyle ailenin toplumsal niteliğinin çeliştiği temel noktalarından birisi ve esası burada yatar. Bu çelişme, ailenin sağlamlaşması, kökleşmesi lehine değil, sermayenin aileyi çözmesi lehine sonuçlanır. Ailenin (bütün aile fertlerinin-çocuklarda dahil- sermayenin işgücü potansiyeli olması nedeniyle) sermayenin emrine girmesi, daha baştan çekirdek ailenin dağılması ve sermayenin zaferi sonucunu doğurmuştur.

 

Sonuç

Burjuvazi, kapitalist toplumsal düzeni daha rahat sürdürebilmek için aile bağlarının gerici niteliğinden yararlanmaktadır ve bu nedenle de onu, gelişen üretici güçlerin yıkıcı etkisine karşı hukuksal yollarla korumaya çalışması, ailenin dağılmasını ve yıkımını önlemeye yetmemektedir. Aynı şekilde kendi yıkımını önleyemeyeceği gibi…

Özellikle en gerici siyasal iktidar (dinci-ırkçı-faşist) biçimlerinin “aile bağlarını güçlendirme” gibi söylemleri öne çıkarması, aile varlığının, o gerici güçlere nasıl bir destek olduğunu da ortaya koyucu bir örneklemedir.

Sosyalizminden komünizme geçiş süreci içinde yapılması gerekecek olan; sermayenin emri altında bütünüyle hırpalanan ve birbirine yabancılaşan aile bireylerinin özgürleştirilmesi, bir toplumsal birim olarak gereksiz hale gelen ailenin çözülmesinin ekonomik ve siyasal koşullarını (ve özellikle ev içi işi denen üretim ve tüketimin sosyalleşmesini sağlayarak) tamamlamaktır. Yani, bütünüyle mülkiyetin özel niteliğini ortadan kaldırarak toplumsallığını sağlamaktır. Böylece, mülkiyetin “özel” olmaktan çıkarılıp toplumsallaştırılması, toplumun özgürleşmesinin temeli olacaktır.

Aile, toplumun üzerinde yükseldiği üretim ilişkilerinin karakterinden ayrı ele alınamaz. Ailenin biçimini belirleyen toplumsal üretim ilişkileridir. Bu bağlamda her toplumsal formasyonun aile biçimi de farklıdır. Komünal, Köleci, Feodal, Kapitalist toplum yapılarının aile biçimleri birbirlerinden farklıdır. Komünist toplumda kadın erkek ilişkisi aile biçiminden çok farklı olacaktır.

Her şeyden önce, komünist toplumda, özel mülkiyetçi toplumlarda olan aile olmayacaktır. Toplumsal şekillenme, bireysel aile bağlarına gereksinim duymayacaktır. Komünist üretim biçimi diğer kapitalist üst yapı şekillenmelerini yıktığı gibi, özel mülkiyetçi aile bağlarını da yıkacaktır. Eski toplumdan kalan bütün üst yapı şekillenmeleri, sosyalizmden komünizme geçiş süreci içinde tasfiye edilerek bir başka biçime, üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı üstyapı karakterine bürünecektir.

 

1- Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 45

2- F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s. 98

3- Lenin, Marx-Engels Marksizm, “Büyük İnsiyatif”, s. 96, 4. Baskı, Sol Yayınları

4- Marx-Engels-Lenin, Kadın ve Aile, s. 162-163, Birinci Basım, Sol Yayınları-1979

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu